İsrail'in Türkiye Sınırında Ne İşi Var? Türkiye'nin Güvenlik Kaygılarını Kim Hesaba Katacak?
İsrail’in İran’la yaşadığı çatışmayı ve bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e verdiği güçlü desteği bir kenara koyarak bölgedeki gelişmelere daha geniş bir stratejik açıdan bakmak gerekiyor.
Editör: admin
24 Ağustos 2026 - 12:58
Çünkü bugün ortaya çıkan tablo yalnızca İsrail ile İran arasındaki bir mücadeleden ibaret değildir. Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Suriye, Kıbrıs ve Ege hattında çok daha geniş bir güç mücadelesi yaşanmaktadır.
İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin askerî varlığından rahatsız olması, bu mücadelenin en yeni göstergelerinden biridir. Nitekim 18 Ağustos 2026’da İsrail, Suriye’deki Abu Duhur hava üssünü vurdu. İsrail saldırıyı, Türkiye’nin burada radar, hava savunma sistemi ve askerî kapasite oluşturacağı yönündeki istihbarata dayandırdı. Türkiye bu iddiaları reddetti. Suriye ise Türkiye’nin burada kalıcı askerî üs kurma planı olmadığını açıkladı.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak görme hakkı varsa, Türkiye’nin de İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetlerini kendi güvenliği açısından tehdit olarak görme hakkı yok mudur?
Bence vardır.
Üstelik burada çok daha temel bir mesele bulunmaktadır.
Suriye egemen bir devlettir.
Suriye hükümeti Türkiye ile askerî işbirliği yapmak istiyorsa, bunun İsrail tarafından engellenmesi hangi hukukî veya siyasî gerekçeye dayanmaktadır?
İsrail, Suriye’nin güvenliği konusunda kendi kırmızı çizgilerini belirleyebilir. Kendi güvenliğini korumak için tedbir almak isteyebilir. Ancak aynı hakkın Türkiye için de geçerli olduğunu kabul etmek zorundadır.
İsrail “Türkiye Suriye’de askerî kapasite oluşturmasın” diyorsa, Türkiye de “İsrail Suriye’de askerî kapasitesini artırmasın” diyebilir.
Çünkü mesele karşılıklıdır.
İsrail’in güvenliği İsrail için ne kadar önemliyse, Türkiye’nin güvenliği de Türkiye için o kadar önemlidir.
⸻
Türkiye’nin etrafındaki askerî hareketliliği de birlikte okumak gerekiyor
Bugün yalnızca Suriye’ye bakarak Türkiye’nin güvenlik endişelerini değerlendiremeyiz.
Türkiye’nin batısında Yunanistan’da, özellikle Trakya ve Ege hattında Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî varlığı ve askerî işbirliği bulunmaktadır.
Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askerî işbirliği giderek güçlenmektedir. Üç ülkenin 2026 yılında Doğu Akdeniz’de hava ve deniz tatbikatlarını artırma planları bulunmaktadır.
Fransa ve İngiltere’nin de Akdeniz’deki askerî varlıkları düşünüldüğünde Türkiye’nin etrafındaki askerî tabloyu yalnızca tek bir ülkenin hareketi üzerinden değerlendirmek doğru değildir.
Bütün bunlar Türkiye açısından şu soruyu ortaya çıkarıyor:
Türkiye’nin çevresinde bu kadar yoğun askerî faaliyet varken Türkiye neden endişe duymasın?
Bu askerî faaliyetlerin bugün doğrudan Türkiye’ye yönelik bir saldırı hazırlığı olduğunu söylemek için elimizde yeterli kanıt bulunmayabilir. Ancak devletler yalnızca bugünkü tehdide göre değil, gelecekte ortaya çıkabilecek tehdit ihtimallerine göre de savunma politikası oluştururlar.
Bir ülkenin çevresindeki askerî kapasitenin artması, o ülkenin doğal olarak dikkatini çeker.
Tatbikatlar bugün savunma amaçlı olabilir.
Ancak devletlerin askerî planlamasında önemli olan yalnızca “Bugün bize saldıracaklar mı?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Yarın böyle bir saldırıyı gerçekleştirebilecek askerî kapasite oluşuyor mu?”
İşte stratejik düşünce burada başlar.
⸻
Türkiye neden Suriye’de güçlü olmak zorunda?
Türkiye’nin Suriye ile yaklaşık 900 kilometrelik sınırı bulunmaktadır.
Suriye, Türkiye’nin güney komşusudur.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de meydana gelen gelişmelere kayıtsız kalması mümkün değildir.
Suriye’de istikrarsızlık olduğunda Türkiye etkilenir.
Suriye’de terör örgütleri güçlendiğinde Türkiye etkilenir.
Suriye’de başka devletlerin askerî varlığı arttığında Türkiye etkilenir.
Suriye’nin hava sahası ve askerî altyapısı başka ülkelerin kullanımına açıldığında Türkiye etkilenir.
Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de güvenlik çıkarlarını korumaya çalışması olağan bir devlet davranışıdır.
İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetleri ise Türkiye açısından yalnızca İsrail’in güvenliği meselesi değildir.
Türkiye’nin güney sınırının hemen ötesinde yeni bir askerî güç dengesi oluşmaktadır.
İşte Türkiye’nin asıl endişesi burada başlamaktadır.
⸻
Peki İsrail Türkiye’yi neden tehdit olarak görüyor?
İsrail açısından bakıldığında cevap açıktır.
Türkiye’nin Suriye’de güçlü bir askerî aktör haline gelmesi İsrail’in hareket alanını daraltabilir.
İsrail yıllardır Suriye’de kendi güvenlik gerekçeleri doğrultusunda askerî operasyonlar gerçekleştiriyor.
Şimdi Türkiye’nin Suriye’de daha fazla askerî kapasiteye sahip olması İsrail’in bu hareket alanını sınırlayabilir.
İsrail de bunu kendi güvenliği açısından risk olarak görüyor.
Fakat burada bir çifte standart ortaya çıkmamalıdır.
İsrail’in güvenliği önemliyse Türkiye’nin güvenliği de önemlidir.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’de bulunmasını istemeyebilir.
Türkiye de İsrail’in Suriye’de bulunmasını istemeyebilir.
Ancak Suriye’nin egemenliği konusunda son sözün İsrail’e ait olması mümkün değildir.
Nitekim 23 Ağustos’ta Suriye ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde de İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetlerinin sona erdirilmesi ve Suriye’nin egemenliğinin yeniden tesis edilmesi konusu gündeme geldi.
Bu nedenle Türkiye’nin sorusu son derece meşrudur:
İsrail hangi hakla Suriye’nin hangi ülkeyle askerî işbirliği yapacağına karar vermektedir?
⸻
Arz-ı Mevud meselesi neden Türkiye açısından önemlidir?
Bir başka konu da İsrail siyasetindeki “Büyük İsrail” veya Arz-ı Mevud anlayışıdır.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Bunu İsrail devletinin bütün vatandaşlarının veya bütün İsrail hükümetlerinin ortak hedefiymiş gibi değerlendirmek doğru değildir.
Ancak İsrail’de bazı dinî-milliyetçi ve aşırı sağ siyasi çevrelerde tarihsel sınırları genişleten “Büyük İsrail” anlayışının bulunduğu da inkâr edilemez.
Daha önemlisi, bu anlayışın bazı yorumlarında tarihsel İsrail topraklarının Ürdün, Suriye ve Lübnan’a uzanan bölgelerle ilişkilendirildiği görülmektedir. 2025 yılında Benjamin Netanyahu da “Büyük İsrail” vizyonuyla tarihsel ve manevi bağ kurduğunu söylemişti.
Türkiye açısından mesele tam da burada önem kazanmaktadır.
Çünkü bir ülke başka bir ülkenin güvenlik endişelerini değerlendirirken, yalnızca bugünkü askerî hareketlerine değil, geleceğe ilişkin siyasi ve ideolojik eğilimlerine de bakar.
Türkiye’nin “İsrail’in bölgesel yayılmacılık ihtimalinden endişe duyuyorum” demesi bu nedenle meşru bir güvenlik değerlendirmesidir.
Bu, İsrail halkına karşı düşmanlık değildir.
Yahudilere karşı düşmanlık değildir.
Bir din karşıtlığı değildir.
Bu, devletlerin güvenlik politikalarının ve bölgesel güç projeksiyonlarının değerlendirilmesidir.
⸻
Türkiye’nin etrafındaki tabloyu tek tek değil, bütün olarak okumalıyız
Suriye’de İsrail,
Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs askerî işbirliği,
Ege ve Trakya hattında Yunanistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki askerî işbirliği,
Akdeniz’de Fransa ve İngiltere’nin askerî varlığı…
Bunların hiçbirini tek başına ele alıp “Türkiye’ye karşı kurulmuş bir savaş cephesi” demek doğru olmayabilir.
Ama bütün bu gelişmeleri aynı stratejik harita üzerinde değerlendirmek gerekir.
Çünkü uluslararası siyasette bazen tehdit tek bir olay değildir.
Tehdit, olayların birbirleriyle birleşmesinden doğar.
Bugün bir tatbikat savunma amaçlı olabilir.
Yarın başka bir tatbikat yapılabilir.
Bir ülkede askerî üs kurulabilir.
Başka bir ülkede hava savunma sistemi konuşlandırılabilir.
Bir başka ülkede savaş gemileri konuşlandırılabilir.
Sonunda ortaya çıkan toplam askerî tablo, başlangıçtaki niyetlerden çok daha önemli hale gelebilir.
İşte Türkiye’nin bakması gereken yer burasıdır.
⸻
Türkiye neden İsrail’in Suriye’de güçlenmesinden endişe duyabilir?
Çünkü Türkiye artık sadece Suriye’deki gelişmeleri izleyen bir ülke değildir.
Türkiye’nin güvenliği doğrudan Suriye’nin geleceğiyle bağlantılıdır.
İsrail de aynı şekilde Suriye’yi kendi güvenliğinin bir parçası olarak görmektedir.
Dolayısıyla iki ülkenin güvenlik alanları Suriye’de kesişmektedir.
Bu durum gelecekte iki ülkenin doğrudan çatışma ihtimalini artırmak zorunda değildir.
Ancak yanlış hesaplama riskini artırır.
Nitekim bugün Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında gerilimi önleyecek bir iletişim mekanizması oluşturmak için çalışması bile bu riskin ciddiye alındığını gösteriyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in Abu Duhur saldırısının Türkiye’yi provoke etme ihtimalinin dahi değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Demek ki mesele artık yalnızca Türkiye’nin yaptığı bir yorum değildir.
Bölgesel aktörler de Türkiye-İsrail geriliminin Suriye üzerinden daha büyük bir çatışmaya dönüşmesinden endişe etmektedir.
⸻
Türkiye savaş istemiyor; fakat tehditleri görmek zorunda
Türkiye’nin yapması gereken savaşa hazırlanmak değil, savaşı önleyecek kadar güçlü olmaktır.
Güçlü bir Türkiye, bölgesindeki her askerî hareketliliği savaş sebebi olarak görmez.
Ama hiçbirini de görmezden gelmez.
Türkiye’nin amacı İsrail’le savaşmak olmamalıdır.
Yunanistan’la savaşmak olmamalıdır.
Amerika Birleşik Devletleri, Fransa veya İngiltere ile savaşmak hiç olmamalıdır.
Fakat Türkiye, kendi güvenlik alanında ortaya çıkan gelişmeleri de “Bize bir şey olmaz” diyerek izleyemez.
Çünkü tarih bize devletlerin en büyük hatalarının çoğu zaman tehditleri fazla büyütmekten değil, tehditleri zamanında görememekten kaynaklandığını göstermiştir.
Bugün yapılması gereken şey bağırmak değil, stratejik akıl yürütmektir.
Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik çıkarlarını koruması gerekir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını koruması gerekir.
Kıbrıs’taki güvenliğini koruması gerekir.
Ege’deki askerî dengeleri takip etmesi gerekir.
Yunanistan’daki yabancı askerî yapılanmaları dikkatle izlemesi gerekir.
İsrail’in Suriye’deki faaliyetlerini yakından takip etmesi gerekir.
Ve bütün bunları birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, tek bir bölgesel güç dengesi içerisinde değerlendirmesi gerekir.
Çünkü mesele yalnızca “İsrail Türkiye’yi tehdit ediyor mu?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:
Türkiye’nin çevresinde oluşan yeni askerî ve siyasi dengeler, önümüzdeki 10-20 yıl içinde Türkiye’nin güvenliğini nasıl etkileyecek?
Ve belki de bugün Türkiye’nin sorması gereken en önemli soru şudur:
İsrail kendi güvenliği için Suriye’de Türkiye’yi istemiyorsa, Türkiye kendi güvenliği için İsrail’in Suriye’de güçlenmesini neden istemesin?
Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’nun en önemli jeopolitik meselelerinden biri olacaktır.
Prof.Fedai Erdoğ
İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin askerî varlığından rahatsız olması, bu mücadelenin en yeni göstergelerinden biridir. Nitekim 18 Ağustos 2026’da İsrail, Suriye’deki Abu Duhur hava üssünü vurdu. İsrail saldırıyı, Türkiye’nin burada radar, hava savunma sistemi ve askerî kapasite oluşturacağı yönündeki istihbarata dayandırdı. Türkiye bu iddiaları reddetti. Suriye ise Türkiye’nin burada kalıcı askerî üs kurma planı olmadığını açıkladı.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak görme hakkı varsa, Türkiye’nin de İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetlerini kendi güvenliği açısından tehdit olarak görme hakkı yok mudur?
Bence vardır.
Üstelik burada çok daha temel bir mesele bulunmaktadır.
Suriye egemen bir devlettir.
Suriye hükümeti Türkiye ile askerî işbirliği yapmak istiyorsa, bunun İsrail tarafından engellenmesi hangi hukukî veya siyasî gerekçeye dayanmaktadır?
İsrail, Suriye’nin güvenliği konusunda kendi kırmızı çizgilerini belirleyebilir. Kendi güvenliğini korumak için tedbir almak isteyebilir. Ancak aynı hakkın Türkiye için de geçerli olduğunu kabul etmek zorundadır.
İsrail “Türkiye Suriye’de askerî kapasite oluşturmasın” diyorsa, Türkiye de “İsrail Suriye’de askerî kapasitesini artırmasın” diyebilir.
Çünkü mesele karşılıklıdır.
İsrail’in güvenliği İsrail için ne kadar önemliyse, Türkiye’nin güvenliği de Türkiye için o kadar önemlidir.
⸻
Türkiye’nin etrafındaki askerî hareketliliği de birlikte okumak gerekiyor
Bugün yalnızca Suriye’ye bakarak Türkiye’nin güvenlik endişelerini değerlendiremeyiz.
Türkiye’nin batısında Yunanistan’da, özellikle Trakya ve Ege hattında Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî varlığı ve askerî işbirliği bulunmaktadır.
Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askerî işbirliği giderek güçlenmektedir. Üç ülkenin 2026 yılında Doğu Akdeniz’de hava ve deniz tatbikatlarını artırma planları bulunmaktadır.
Fransa ve İngiltere’nin de Akdeniz’deki askerî varlıkları düşünüldüğünde Türkiye’nin etrafındaki askerî tabloyu yalnızca tek bir ülkenin hareketi üzerinden değerlendirmek doğru değildir.
Bütün bunlar Türkiye açısından şu soruyu ortaya çıkarıyor:
Türkiye’nin çevresinde bu kadar yoğun askerî faaliyet varken Türkiye neden endişe duymasın?
Bu askerî faaliyetlerin bugün doğrudan Türkiye’ye yönelik bir saldırı hazırlığı olduğunu söylemek için elimizde yeterli kanıt bulunmayabilir. Ancak devletler yalnızca bugünkü tehdide göre değil, gelecekte ortaya çıkabilecek tehdit ihtimallerine göre de savunma politikası oluştururlar.
Bir ülkenin çevresindeki askerî kapasitenin artması, o ülkenin doğal olarak dikkatini çeker.
Tatbikatlar bugün savunma amaçlı olabilir.
Ancak devletlerin askerî planlamasında önemli olan yalnızca “Bugün bize saldıracaklar mı?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Yarın böyle bir saldırıyı gerçekleştirebilecek askerî kapasite oluşuyor mu?”
İşte stratejik düşünce burada başlar.
⸻
Türkiye neden Suriye’de güçlü olmak zorunda?
Türkiye’nin Suriye ile yaklaşık 900 kilometrelik sınırı bulunmaktadır.
Suriye, Türkiye’nin güney komşusudur.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de meydana gelen gelişmelere kayıtsız kalması mümkün değildir.
Suriye’de istikrarsızlık olduğunda Türkiye etkilenir.
Suriye’de terör örgütleri güçlendiğinde Türkiye etkilenir.
Suriye’de başka devletlerin askerî varlığı arttığında Türkiye etkilenir.
Suriye’nin hava sahası ve askerî altyapısı başka ülkelerin kullanımına açıldığında Türkiye etkilenir.
Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de güvenlik çıkarlarını korumaya çalışması olağan bir devlet davranışıdır.
İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetleri ise Türkiye açısından yalnızca İsrail’in güvenliği meselesi değildir.
Türkiye’nin güney sınırının hemen ötesinde yeni bir askerî güç dengesi oluşmaktadır.
İşte Türkiye’nin asıl endişesi burada başlamaktadır.
⸻
Peki İsrail Türkiye’yi neden tehdit olarak görüyor?
İsrail açısından bakıldığında cevap açıktır.
Türkiye’nin Suriye’de güçlü bir askerî aktör haline gelmesi İsrail’in hareket alanını daraltabilir.
İsrail yıllardır Suriye’de kendi güvenlik gerekçeleri doğrultusunda askerî operasyonlar gerçekleştiriyor.
Şimdi Türkiye’nin Suriye’de daha fazla askerî kapasiteye sahip olması İsrail’in bu hareket alanını sınırlayabilir.
İsrail de bunu kendi güvenliği açısından risk olarak görüyor.
Fakat burada bir çifte standart ortaya çıkmamalıdır.
İsrail’in güvenliği önemliyse Türkiye’nin güvenliği de önemlidir.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’de bulunmasını istemeyebilir.
Türkiye de İsrail’in Suriye’de bulunmasını istemeyebilir.
Ancak Suriye’nin egemenliği konusunda son sözün İsrail’e ait olması mümkün değildir.
Nitekim 23 Ağustos’ta Suriye ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde de İsrail’in Suriye’deki askerî faaliyetlerinin sona erdirilmesi ve Suriye’nin egemenliğinin yeniden tesis edilmesi konusu gündeme geldi.
Bu nedenle Türkiye’nin sorusu son derece meşrudur:
İsrail hangi hakla Suriye’nin hangi ülkeyle askerî işbirliği yapacağına karar vermektedir?
⸻
Arz-ı Mevud meselesi neden Türkiye açısından önemlidir?
Bir başka konu da İsrail siyasetindeki “Büyük İsrail” veya Arz-ı Mevud anlayışıdır.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Bunu İsrail devletinin bütün vatandaşlarının veya bütün İsrail hükümetlerinin ortak hedefiymiş gibi değerlendirmek doğru değildir.
Ancak İsrail’de bazı dinî-milliyetçi ve aşırı sağ siyasi çevrelerde tarihsel sınırları genişleten “Büyük İsrail” anlayışının bulunduğu da inkâr edilemez.
Daha önemlisi, bu anlayışın bazı yorumlarında tarihsel İsrail topraklarının Ürdün, Suriye ve Lübnan’a uzanan bölgelerle ilişkilendirildiği görülmektedir. 2025 yılında Benjamin Netanyahu da “Büyük İsrail” vizyonuyla tarihsel ve manevi bağ kurduğunu söylemişti.
Türkiye açısından mesele tam da burada önem kazanmaktadır.
Çünkü bir ülke başka bir ülkenin güvenlik endişelerini değerlendirirken, yalnızca bugünkü askerî hareketlerine değil, geleceğe ilişkin siyasi ve ideolojik eğilimlerine de bakar.
Türkiye’nin “İsrail’in bölgesel yayılmacılık ihtimalinden endişe duyuyorum” demesi bu nedenle meşru bir güvenlik değerlendirmesidir.
Bu, İsrail halkına karşı düşmanlık değildir.
Yahudilere karşı düşmanlık değildir.
Bir din karşıtlığı değildir.
Bu, devletlerin güvenlik politikalarının ve bölgesel güç projeksiyonlarının değerlendirilmesidir.
⸻
Türkiye’nin etrafındaki tabloyu tek tek değil, bütün olarak okumalıyız
Suriye’de İsrail,
Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs askerî işbirliği,
Ege ve Trakya hattında Yunanistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki askerî işbirliği,
Akdeniz’de Fransa ve İngiltere’nin askerî varlığı…
Bunların hiçbirini tek başına ele alıp “Türkiye’ye karşı kurulmuş bir savaş cephesi” demek doğru olmayabilir.
Ama bütün bu gelişmeleri aynı stratejik harita üzerinde değerlendirmek gerekir.
Çünkü uluslararası siyasette bazen tehdit tek bir olay değildir.
Tehdit, olayların birbirleriyle birleşmesinden doğar.
Bugün bir tatbikat savunma amaçlı olabilir.
Yarın başka bir tatbikat yapılabilir.
Bir ülkede askerî üs kurulabilir.
Başka bir ülkede hava savunma sistemi konuşlandırılabilir.
Bir başka ülkede savaş gemileri konuşlandırılabilir.
Sonunda ortaya çıkan toplam askerî tablo, başlangıçtaki niyetlerden çok daha önemli hale gelebilir.
İşte Türkiye’nin bakması gereken yer burasıdır.
⸻
Türkiye neden İsrail’in Suriye’de güçlenmesinden endişe duyabilir?
Çünkü Türkiye artık sadece Suriye’deki gelişmeleri izleyen bir ülke değildir.
Türkiye’nin güvenliği doğrudan Suriye’nin geleceğiyle bağlantılıdır.
İsrail de aynı şekilde Suriye’yi kendi güvenliğinin bir parçası olarak görmektedir.
Dolayısıyla iki ülkenin güvenlik alanları Suriye’de kesişmektedir.
Bu durum gelecekte iki ülkenin doğrudan çatışma ihtimalini artırmak zorunda değildir.
Ancak yanlış hesaplama riskini artırır.
Nitekim bugün Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında gerilimi önleyecek bir iletişim mekanizması oluşturmak için çalışması bile bu riskin ciddiye alındığını gösteriyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in Abu Duhur saldırısının Türkiye’yi provoke etme ihtimalinin dahi değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Demek ki mesele artık yalnızca Türkiye’nin yaptığı bir yorum değildir.
Bölgesel aktörler de Türkiye-İsrail geriliminin Suriye üzerinden daha büyük bir çatışmaya dönüşmesinden endişe etmektedir.
⸻
Türkiye savaş istemiyor; fakat tehditleri görmek zorunda
Türkiye’nin yapması gereken savaşa hazırlanmak değil, savaşı önleyecek kadar güçlü olmaktır.
Güçlü bir Türkiye, bölgesindeki her askerî hareketliliği savaş sebebi olarak görmez.
Ama hiçbirini de görmezden gelmez.
Türkiye’nin amacı İsrail’le savaşmak olmamalıdır.
Yunanistan’la savaşmak olmamalıdır.
Amerika Birleşik Devletleri, Fransa veya İngiltere ile savaşmak hiç olmamalıdır.
Fakat Türkiye, kendi güvenlik alanında ortaya çıkan gelişmeleri de “Bize bir şey olmaz” diyerek izleyemez.
Çünkü tarih bize devletlerin en büyük hatalarının çoğu zaman tehditleri fazla büyütmekten değil, tehditleri zamanında görememekten kaynaklandığını göstermiştir.
Bugün yapılması gereken şey bağırmak değil, stratejik akıl yürütmektir.
Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik çıkarlarını koruması gerekir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını koruması gerekir.
Kıbrıs’taki güvenliğini koruması gerekir.
Ege’deki askerî dengeleri takip etmesi gerekir.
Yunanistan’daki yabancı askerî yapılanmaları dikkatle izlemesi gerekir.
İsrail’in Suriye’deki faaliyetlerini yakından takip etmesi gerekir.
Ve bütün bunları birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, tek bir bölgesel güç dengesi içerisinde değerlendirmesi gerekir.
Çünkü mesele yalnızca “İsrail Türkiye’yi tehdit ediyor mu?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:
Türkiye’nin çevresinde oluşan yeni askerî ve siyasi dengeler, önümüzdeki 10-20 yıl içinde Türkiye’nin güvenliğini nasıl etkileyecek?
Ve belki de bugün Türkiye’nin sorması gereken en önemli soru şudur:
İsrail kendi güvenliği için Suriye’de Türkiye’yi istemiyorsa, Türkiye kendi güvenliği için İsrail’in Suriye’de güçlenmesini neden istemesin?
Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’nun en önemli jeopolitik meselelerinden biri olacaktır.
Prof.Fedai Erdoğ






YORUMLAR